4 Eylül 2011 Pazar

Küçük Kaygan Sinirli Delik

Sinirleniyordu. Çok sinirleniyordu.

Çay bardağımı, sıcaklığını ayalarımda hissetmek için elimle kavramış; yumruk halindeki elimin parmaklarıyla sık sık okşuyordum. O ise sinirlenmekle meşguldü. Hayır, çok sinirlenmekle meşguldü.

Sinirlenen insan, belli etmese de sinirlendiği anlaşılır. Gözbebekleri dengesizleşir; bir küçülür, bir büyür. Elleri hafifçe titremeye başlar. Çok hafifçe ama. Minicik. Pakistan depreminin sorumlusu bir kelebek kadar naif bir titreşim yayar. Bazılarının sırf bu titreşimi gizleme adına parmaklarını kütürdettiği de vakidir.

Sonra, dişleri belirginleşir. Ama böyle, ufacık. Gülümsemeyle, küfretme karışımı bir görüntü belirir. Komik. Gülersin, daha çok sinirlenir. Daha çok büyür gözbebeği, daha çok titrer parmakları.

Çenesi kıpırdanır. Sanki her an dudaklarını aralayıp dışarı bir hamam böceği fırlayacakmışçasına kıpır kıpır, kımıl kımıl oluverir. Bazen dudakları içeri doğru büzülür, dil tarafından hafifçe ıslatıldıktan sonra hooop geri bırakılır. Bu böyle birkaç kez tekrarlayabilir, normaldir.

En son olarak, bir kıpırdanma gözlenir. Ruh, hicret eder gibi; kervanlarla birlikte tüm vücut hücrelerinden çekiliyordur adeta. Ve zirve: Kızgınlık denizi. Sıcak, bunaltıcı ve dalgalı bir deniz.

Ancak bu, sinirli olduğunu belli etmeyen insanların aşamaları... O ise çok kızgındı. Bu aşamaları es geçip tepedeki kayalıklardan denize atlayıvermişti. Kumda yürüse belki siniri geçerdi... Ya da çimen miydi o, sinirleri alan?

- Çıplak ayakla çimende gezince sinirleri toprağa veriyorduk. Değil mi? diye soruyorum.

Yüzüme garip garip bakıyor. Ağzımın ucuna gelen kelimeleri yutmak için çay bardağını ağzıma götürüyorum. Hüüüüürp.

Biraz gülümser gibi oluyor ama endişeli modern gülümsemesi bu. Her an bir yerden şeriat fırlayacak korkusuyla gülüyor gibi. Komik. Karısı çarşaflı birisinin, şeriat korkusuna kapıldığını düşünüyorum. Bir İtalyan gibi gülümsüyorum; hınzırca ve sekse davetkâr.

Çay bardağını dişime dokundura dokundura sıcaklığını hafiften kaybeden çayı boğazıma akıtıyorum. İçmiyorum, adeta yutuyorum.

O ise hala kızgın. Dudaklarını yiyor. Yumruk olmuş elleri, yumak yumak yapışmış masaya. Masada bir sürü aptalca dosya var. Mavi, kırmızı renkte; kalın kapaklı dosyalar. İçlerine porno dergi koyup okusa, hiçbirimiz anlamayız.

Hoşgeldin İtalyan gülümsemesi, özlemiştik.

Hala kızıyor. Belli. Konuşmuyor bile. Bir sinek, nereden girmişse ofise, vızıl vızıl dolanıyor.

Hızlı hızlı soluyor, burun delikleri büyüyüp küçülüyor. Büyüyüp küçülüyor. Sinek için cezbedici. İtalyanca gülümsüyordur, kimbilir. Vızıldıyor.

Buruna hücum ediyor. İçeri girse, mutlu olacak. Ve Şebnem Ferah çalacak içeride:
İçine girdiğin küçük kaygan deliği yeni ve büyük bir dünya mı sandın?

Sanmaya vakti kalmıyor küçük sineğin. Sinirli ve endişeli modern abimiz, masaya zamkladığı izlenimi veren elini Bruce Lee hareketiyle sineye doğrultuyor ve kaşla göz arasında vızıltı susuyor. Pızıltı başlıyor. Deli gibi çırpınıyor avucunda, belli. Pzzzz pzzzzz...

Karadelikten geçerken çıkabilecek bir ses çıkıyor. Oda sessizliğe bürünüyor. Ölmüş olmalı. Birkaç saniye daha emin olma adına yumruğunu sıkılı -ve öylece havada- tutuyor. Sonra açıyor. Pat, masaya düşüyor sinek.

Artık eskisi kadar sinirli değil. Başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor...

- Bir çay da bana koy be! diyor, keyifli keyifli.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder