7 Eylül 2011 Çarşamba

Papa 345. Martin Ederno'nun Son Gecesi

Papa 345. Martin Ederno, bir güz günü çıkmıştı makama; mevsim değişimi ise yakındı. Üstelik daha sıfatına kavuşalı Tanrı biliyor ya, on beş gün ya vardı ya yoktu.

Sıkılmıştı Ederno, papalığı sevememişti.

Dünya gündemini takip etmeyi severdi Ederno. Her sabah kahvaltısında bir sıcak yumurta yerdi. Ve daima, masasındaki gazetesine yumurta dökerdi. Yanlışlıkla. Gazete her gün değişirdi. Bir gün The Sun'ı, bir gün Bild'i, öbür gün başka bir ülkenin önde gelen gazetesini okurdu. Kahvaltısı ile gazetesi aynı anda biterdi ve okuduklarından kafasına takılanları paylaşacak kimseyi bulamazdı. Bu yüzden papalığı sevememişti.

Haftada bir gün, halkı selamlarken kendisini zor tutardı.

"Almanya'daki duvar yıkılacakmış!" diye umutla bağırmayı isterdi, yerine sadece itici bir gülüş ve bayık el hareketleri. "İngiltere milli takımı bu sene kupada iyi yol kat edebilir diyorlar!" demeyi isterken, sadece dua ederdi.

Ve Tanrı biliyor ya, sıkıntıdan patlayacak gibiydi.

O sabah kalktığında bir karar aldı Martin Ederno ve papalık mevkisine son vermeyi aklına koydu. Papatya çayını koymak için hamle yapan genç rahip adayının bileğinden usulca tuttu, eğilmesini işaret etti.

- Adın ne? diye fısıldadı kalın ama titrek sesiyle Ederno
-Benedict, efendim... diye cevapladı çekinerek genç rahip adayı
- Benedict... Yarın sabah uyandığında... dedi, sonra bir süre durakladı Ederno. Beni bulamasaydın, ne olurdu?

Genç Benedict şaşırmıştı. Kısa bir süre düşündü, fakat cevap bulamadı.

- Yerime de birisini göndermeseler... Mesela!

Genç rahip adayının gözleri faltaşı gibi açılmıştı, bileğini sertçe geri çekip bardağa çayı koydu ve gitti... Gün boyunca bir daha görünmeyecekti.

Martin Ederno tüm gün boyu düşündü, düşündü ve düşündü. Gece olduğunda ve odasına çekildiğinde de düşünmeyi sürdürdü. Bir sonraki gün pazardı ve kent gene dolacaktı.

- Bu iş bitecekse, bu gece bitecek... diye homurdandı Ederno.

Ve kitaplıktan, artık saçma gelen tüm kutsal metinleri bir kenara itip boş bir defter çıkardı. Devasa, kalın kapaklı bir defterdi. Masasına koydu ve ikinci sayfayı açtı.

Kuştüyünden yapılma kalemini ve mürekkebi de çıkardı. Kalemin ucunu mürekkebe daldırmıştı ki, kapı gürültüyle açıldı...

Buradan sonrası için iddialar muhtelif!

Bir kısım, odaya on beşi aşkın rahibin girdiğini ve Martin Ederno'yu karga tulumba balkondan aşağı attıklarını söylüyor... Bir diğer kısım ise, odaya girenin sadece Benedict olduğu ve Ederno'yla konuşarak onu vazgeçirdiğini ve kentten kaçmasına yardımcı olduğunu söylüyor... Bilinen gerçek şu ki: Ederno açtığı o deftere, bir şey yazamadı...

Ve onun anısına, Vatikan'da satılan hediyelik minik defterlere Martin Defterleri adı verildi...

4 Eylül 2011 Pazar

Küçük Kaygan Sinirli Delik

Sinirleniyordu. Çok sinirleniyordu.

Çay bardağımı, sıcaklığını ayalarımda hissetmek için elimle kavramış; yumruk halindeki elimin parmaklarıyla sık sık okşuyordum. O ise sinirlenmekle meşguldü. Hayır, çok sinirlenmekle meşguldü.

Sinirlenen insan, belli etmese de sinirlendiği anlaşılır. Gözbebekleri dengesizleşir; bir küçülür, bir büyür. Elleri hafifçe titremeye başlar. Çok hafifçe ama. Minicik. Pakistan depreminin sorumlusu bir kelebek kadar naif bir titreşim yayar. Bazılarının sırf bu titreşimi gizleme adına parmaklarını kütürdettiği de vakidir.

Sonra, dişleri belirginleşir. Ama böyle, ufacık. Gülümsemeyle, küfretme karışımı bir görüntü belirir. Komik. Gülersin, daha çok sinirlenir. Daha çok büyür gözbebeği, daha çok titrer parmakları.

Çenesi kıpırdanır. Sanki her an dudaklarını aralayıp dışarı bir hamam böceği fırlayacakmışçasına kıpır kıpır, kımıl kımıl oluverir. Bazen dudakları içeri doğru büzülür, dil tarafından hafifçe ıslatıldıktan sonra hooop geri bırakılır. Bu böyle birkaç kez tekrarlayabilir, normaldir.

En son olarak, bir kıpırdanma gözlenir. Ruh, hicret eder gibi; kervanlarla birlikte tüm vücut hücrelerinden çekiliyordur adeta. Ve zirve: Kızgınlık denizi. Sıcak, bunaltıcı ve dalgalı bir deniz.

Ancak bu, sinirli olduğunu belli etmeyen insanların aşamaları... O ise çok kızgındı. Bu aşamaları es geçip tepedeki kayalıklardan denize atlayıvermişti. Kumda yürüse belki siniri geçerdi... Ya da çimen miydi o, sinirleri alan?

- Çıplak ayakla çimende gezince sinirleri toprağa veriyorduk. Değil mi? diye soruyorum.

Yüzüme garip garip bakıyor. Ağzımın ucuna gelen kelimeleri yutmak için çay bardağını ağzıma götürüyorum. Hüüüüürp.

Biraz gülümser gibi oluyor ama endişeli modern gülümsemesi bu. Her an bir yerden şeriat fırlayacak korkusuyla gülüyor gibi. Komik. Karısı çarşaflı birisinin, şeriat korkusuna kapıldığını düşünüyorum. Bir İtalyan gibi gülümsüyorum; hınzırca ve sekse davetkâr.

Çay bardağını dişime dokundura dokundura sıcaklığını hafiften kaybeden çayı boğazıma akıtıyorum. İçmiyorum, adeta yutuyorum.

O ise hala kızgın. Dudaklarını yiyor. Yumruk olmuş elleri, yumak yumak yapışmış masaya. Masada bir sürü aptalca dosya var. Mavi, kırmızı renkte; kalın kapaklı dosyalar. İçlerine porno dergi koyup okusa, hiçbirimiz anlamayız.

Hoşgeldin İtalyan gülümsemesi, özlemiştik.

Hala kızıyor. Belli. Konuşmuyor bile. Bir sinek, nereden girmişse ofise, vızıl vızıl dolanıyor.

Hızlı hızlı soluyor, burun delikleri büyüyüp küçülüyor. Büyüyüp küçülüyor. Sinek için cezbedici. İtalyanca gülümsüyordur, kimbilir. Vızıldıyor.

Buruna hücum ediyor. İçeri girse, mutlu olacak. Ve Şebnem Ferah çalacak içeride:
İçine girdiğin küçük kaygan deliği yeni ve büyük bir dünya mı sandın?

Sanmaya vakti kalmıyor küçük sineğin. Sinirli ve endişeli modern abimiz, masaya zamkladığı izlenimi veren elini Bruce Lee hareketiyle sineye doğrultuyor ve kaşla göz arasında vızıltı susuyor. Pızıltı başlıyor. Deli gibi çırpınıyor avucunda, belli. Pzzzz pzzzzz...

Karadelikten geçerken çıkabilecek bir ses çıkıyor. Oda sessizliğe bürünüyor. Ölmüş olmalı. Birkaç saniye daha emin olma adına yumruğunu sıkılı -ve öylece havada- tutuyor. Sonra açıyor. Pat, masaya düşüyor sinek.

Artık eskisi kadar sinirli değil. Başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor...

- Bir çay da bana koy be! diyor, keyifli keyifli.