15 Ağustos 2011 Pazartesi

Godot'yu Beklerken

Duvara sırtımı yaslıyorum. Tenha bir sokak, gece vakti. Kötü bir bileşim. Elimi montumun ceplerine rastgele sokup çıkarıyorum, üçüncü denememde yırtık pırtık bir paket elime geliyor. İçinde maksimum iki sigara olmalı... Çakmağı aramaya koyuluyorum.

Sokakta aşağıdan ağır ağır gelen bir kağıt toplayıcıyla göz göze geliyoruz. Saçı sakalları birbirine karışmış, tek bir koyu renk tel yok; bembeyaz. Rüyama girse sayısal lotoyu kazandırtır. Üstünde benimkine benzer bir mont var, biraz daha yıpranmışçası. Burnunu çeke çeke, bana doğrudan bakmadan ve sağına soluna attığı kaçamak bakışlarla yanıma yaklaşıyor.

Burnunu daha sesli çekiyor veya dibime kadar girdiği için böyle hissediyorum. Kokusunu alabiliyorum, çok kuvvetli bir "kötü koku"su var. Yüzümü buruşturma refleksimi engelliyorum. Ara sokaklarda bu tarz refleksler yüzünden çok bıçak darbeleri yiyen vardır.

Burnunu daha da kuvvetle çekiyor. "Bana bak" mesajı bu.
Bak da sikeyim ebeni.

Öksürüyorum. Birkaç saliselik göz temasımız oluyor. Gecenin bu koyu karanlığında nasıl da yakalıyor!

- Sigara var mı!

Soru değil, bu "ver" demek.

- Bende de yok ki...

Terliyorum. Paketi isteyecek, çöp topluyor. Pakette sigarayı görünce basacak bıçağı.
Sıçtın.

Duruyor. Gözlerini gözlerime dikiyor. Beynimi elleri arasına alıyor sanki. Her şeyi kurcalıyor. Gözümü kaçırmak istiyorum, kaçıramıyorum. Hipnotize etmiş gibi...

Bıyıkları titriyor. Muhtemelen dilini hafifçe çıkarmış dudaklarını yalıyor, bu durum titreme olarak yansıyor. Eliyle sakallarını yokluyor. Bir gözünü kısıyor. Elleri pis, yüzü temiz. Müthiş bir tezat. Tam da Facebook'ta "photography" tanımlamasıyla fan sayfası açanlar için aranan kan.

Ağzını aralıyor, dişleri sapsarı.
Sigara zararlıdır.

Gülüyor.

- E ver paketi o zaman...

Cümlesinin bitiminde öksürük krizine kapılıyor. Kaçsam kaçarım. Ama bu tarz adamların çok hızlı koşabildiğine şahidim.

Duruyorum, ter boşalıyor.

- Yok... Atarım ben...

Çok saçma bir söz. Adam da farkında. Gülüyor. Elini daha ısrarlı uzatıyor. Sanki ben Ahu Tuğba'yım, o Nuri Alço. Ahu Tuğba en azından gazozla serinliyordu, ben ter içindeyim. Lanet olsun.

Dudağımı ısırarak paketi uzatıyorum, ellerim titriyor. Kaçacağım, kafama koydum. Paketi açacak, içindekileri eline alacak. Muhtemelen zafer kazanmış bir komutan gibi bana gösterecek. Ve zart.
Zart mı? Bıçaklanma için cort daha uygun olmaz mı?

Kafamda aptal sorular, adam paketi açıyor; bana bakıyor, gülüşü değişiyor. Daha içten, daha az sinsi. Paketi buruşturarak kağıt topladığı el arabasına atıyor. Eliyle abartılı bir selam verip inleyen tekerleklerle yukarı çıkıyor.

Sırtımda Niagara şelalesi gibi bir ter boşalması hasıl oluyor. İhtiyarın gözden kaybolmasını bekliyorum, elimi delirmiş gibi ceplerime sokuyorum... Paketin çıktığı cepten iki dal sigara çıkıyor; bir tanesi hafif bükülmüş.

Çakmak bulmaya çalışıyorum, hiçbir cebimden çıkmıyor. Bir yerlerde düşürmüş olmalıyım. Basıyorum küfürü. O sırada inleyen tekerlek geri dönüyor. Telaştan sigaraları saklayamıyorum da... Yanımdan geçerken bir bana bakıyor, bir ellerime. "Ulan..." diyor, babacan bir gülümseme. Sarhoşluk aldatıcıdır, babacan dersin; gelir zart diye saplar bıçağı...
Bak hala "zart"...

- Ulan keraanacı... Ver lan birini. Bak zapıta geziyor haaa ben arazi!

Alıyor elimden bir tanesini. Tam toparlanıyor, gidecekken sesleniyorum:

- Çakmak var mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder